15/04/2026
Alaçatı'da ev sattım.Oğlum beni aradığında sesi titriyordu.“Baba… iyi misin?”
Alaçatı’dan İzmir’e gittiğimi duyunca uyandı herhâlde.Çok nadir arar beni.
Gülümsedim.
“İyiyim oğlum,”.“Birazdan çay içeceğiz.”
Adım Hasan.
Yetmiş üç yaşındayım.
Ve üç ay önce hayatımda yaptığım en doğru ama en “ayıp” sayılan şeyi yaptım.
Alaçatı’daki taş evimi sattım.
Hani şu herkesin fotoğraf çektirdiği, kapısına yasemin saran, “ne şanslı adam” dedikleri ev…
Oğlum ben gidince butik otel yapacaktı o evi.Erken gittim belki ama uzağa degil İzmir'e.
Eşim Emine’yi iki yıl önce kaybettikten sonra o ev büyüdükçe büyüdü.
Duvarlar genişledi, odalar uzadı.
Sessizlik yayıldı.
Sabah kalkıyordum.
Çay demliyordum.
Karşıma kimse oturmuyordu.
Televizyon açıktı ama konuşan bana bakmıyordu.
Akşam oluyordu, kapı hiç çalmıyordu.
Telefon çalıyordu heyecanlanıyordum.internet taahut diyordu ya da benzerleri...
Biz buna “huzur” deriz ya…
Değilmiş.
Mezar sessizliğiymiş.
Bir gün aynaya baktım.
“Hasan,” dedim,
“Sen böyle ölmeye başlamışsın.”
Ve taş evi sattım.
Komşular konuştu.
Akrabalar sustu.
Çocuklarım “baba delirdi” dedi.
“Bu yaşta ne yapıyorsun?” dediler.
“Millet Alaçatı’da ev almak için canını verirken sen satıyorsun.”
Ben bir oda kiraladım.
İzmir’de, eski bir apartmanda.
Üç artı bir ev.
Üç genç yaşıyor.
İlan şöyleydi:
“Oda kiralık. Kira günü aksamasın. Gürültü makul olsun.”
Kapıyı çaldığımda çocuklar bana baktı.
Sanki icradan gelmişim gibi.
Biri dedi ki:
“Amca… yanlış geldin galiba?”
_Doğalgaz gecikti biliyoruz.Ama ödeyeceğiz.
“Yok,” dedim.
“Ben Hasan. Yeni ev arkadaşınız.”
İlk hafta şoktu.
Bulaşıklar birikmiş.
Ayakkabılar kapının önünde değil, her yerde.
Gece biri geliyor, sabah diğeri çıkıyor.
Bir akşam salonda otururken çocuklardan biri sordu:
“Hasan amca… bizi ev sahibine şikâyet etmezsin değil mi?”Geçen telefonla sohbet ediyordun onunla.
Güldüm.
“Evladım,” dedim,
“Ben bu ülkede 80’leri gördüm.
Elektrik kesintisinde mumla ders çalıştım.
Sizden korkmam. O başka bir sohbetti.
Ama çayı iyi demlerim bitirirseniz, yeni çayı siz koyarsınız.”
Zamanla alıştık.
Ben sabah erken kalkıyorum.
Onlar uyanamıyor.
Ben yemek yapıyorum.
Onlar dışarıdan söylüyor ama yetmiyor.
Bir akşam çocuklardan biri eve geldi.
Yüzü bembeyaz.
İki işte çalışıyor.
Okula gidiyor.
Kirası, yol parası, kitap…
Tencereyi koymuştum.
Kuru fasulye.
Pilav.
Yanına turşu.
“Gel,” dedim.
Sessizce yedi.
Sonra durdu.
“Ben bunu en son babaannemde yemiştim,” dedi.
O gün bana “Hasan Amca” demeyi bıraktılar.
“Abi” dediler.
Ben onları sabah sınavlarına kaldırıyorum.
Biriyle konuşmaları gerektiğinde “sen de haklısın” demeyi öğretiyorum.
Faturayı nasıl kontrol edeceklerini anlatıyorum.
Onlar da bana telefon öğretiyor.
Kartla ödeme.
Uygulamalar.
Müzik.
“Abi bu şarkı sana gider,” diyorlar.
Bir akşam dediler ki:
“Hazırlan. Çıkıyoruz.”
Alaçatı değil.
Lüks değil.
Bir mekan.
Ucuz.
Samimi.
Masaya oturduk.
Biri saz aldı.
“Abi bir türkü söyle.”
Uzun zamandır sesimi çıkarmamışım.
Ama söyledim.
Masadaki herkes sustu.
Gençler… yaşlılar…
Herkes.
O an şunu anladım:
İnsan yaşlanınca yalnızlaşmıyor.
Yalnız bırakılıyor.
Ben artık büyük bir evde yalnız değilim.
Küçük bir evde hayatın içindeyim.
Oğlum hâlâ soruyor:
“Baba geri dönmeyecek misin?”
“Yok,” diyorum.
“Ben geçmişte yaşamaktan çıktım.”
Bu evde ses var.
Dağınıklık var.
Gelecek var.
Eğer bu satırları büyük bir evde, sessizlikle okuyorsan…
Bil ki sorun ev değil.
Sorun sessizlik.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey
bir oda,
bir tencere,
ve biriyle aynı masada gülmektir.
Yaş kaç olursa olsun.
Bitmedi...
Oğlu bir cuma günü kapıda belirdi.
Kapıyı açan Hasan oldu.
Elinde tencere vardı.
Üstünde eski bir hırka.
Oğlu bir an durdu.
Etrafa baktı.
Koridorda ayakkabılar.
Salonda yerde bir ders kitabı.
Mutfakta kaynayan bir çorba.
“Baba…” dedi.
“Sen… burada mı yaşıyorsun?”
Hasan başını salladı.
“Gel,” dedi. “Ayakta kalma.”
Oğlu kırk beş yaşındaydı.
İki çocuk babası.
Kendi evi vardı.
Kendi hayatı.
Ama o an…
Küçülmüş gibiydi.
Masaya oturdu.
Etrafındaki gençlere baktı.
Biri çay koydu.
Biri tabağı uzattı.
Hasan dedi ki:
“Çocuklar, bu benim oğlum.”
Öğrenciler ayağa kalktı.
“Hoş geldiniz abi,” dediler.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra oğlu dayanamadı:
“Baba… hani Alaçatı’daki ev?”
Hasan kaşığı bıraktı.
“Onu sattım.”
“Biliyorum,” dedi oğlu.
“Parasını… bankaya mı koydun?”
Hasan güldü.
“Yok.”
Cebinden bir kağıt çıkardı.
Masaya koydu.
Tapu.
Oğlu kağıda baktı.
Sonra tekrar baktı.
“Bu… bu adres…”
Hasan başını salladı.
“Bu ev.”
Oğlu dondu.
“Nasıl yani baba?”
Hasan sakin sakin anlattı:
“Evi sattım.
Sonra bir baktım…
Bu çocukların oturduğu ev satılıktı.”
Öğrenciler birbirine baktı.
Bir kısmı ile burayı aldım.”
Oğlu fısıldadı:
“Niye baba?”
Hasan cevap verdi:
“Çünkü ben bir evde yalnız ölüyordum.
Bunlar hayata tutunmaya çalışıyordu.”
Masadaki gençlerden biri konuştu:
“Hasan abi… biz kira ödüyorduk…”
Hasan elini kaldırdı.
“Bitti o iş.”
Oğlu ayağa kalktı.
“Baba bu saçmalık!
Bize bağışlasaydın!
Biz dubleks yapardık, sana alt kat!”
Hasan oğluna baktı.
Uzun uzun.
Sonra dedi ki:
“Evlat…
Sen bana yer verirdin.
Ama hayat veremezdin.”
Oğlu sustu.
Hasan devam etti:
“Ben bakılmak istemedim.
Ben yaşamak istedim.
Sen iyi bir evlatsın.
Ama herkes her şeye yetemez.”
Öğrenciler ağlıyordu.
“Bu evi onlara bağışladım.
Ama şartım var.”
Oğlu sordu:
“Ne şartı baba?”
Hasan gülümsedi:
“Biri mezun olup gidince,
odası başka bir öğrenciye açılacak.
Bu ev hep genç kalsin
Nazım Hikmet Ran Facebook Sayfasından Alıntıdır.
İyi bir dünya,kaygısız bir hayat herkesin hakkıdır...